SELAMET HİKÂYESİ

0
111

Bu; bir selamet hikayesi.
Dara düşenlerin hikayesi.
Yetiş Ya Rab, diyenlerin ama en çok Süleyman abinin hikayesi.
Şu balıkçı Süleyman işte.
Dertsiz koyma bizi, koyup da dermansız eyleme, gönülleri hayrınla menzil eyle, diye dua edenlerin.
Ama yine de en bir çok, bir umut, ne olursun bir umut, diye dilenenlerin. Doğru kapıda, dilenci olmayı bilenlerin hikayesi. Belki senin.
Belki benim.
Ama dedim ya en bir çok, balıkçı Süleyman’ın hikayesi. Hani denize olan aşkı, bir türlü bitmek bilmeyenin. Her gün tüm tehlikelere göğüs gerenin. Her sabah güneş ile ay yer değiştirirken, her gün dönümüne şahit olan her balıkçı gibi, gönlünde her zerresi ile her nesneden helallik isteyip de, öyle kapıyı kapatanın. Sonra bir gemiye tam sağ ayağı ve besmelesi ile mühür niyetine, iz bırakan Süleyman abinin hikayesi bu. Bir dünyadan başka bir dünyaya akmak gibi bir şey bu.
Ne için?
Helal lokma için!
Boğazından geçen her kırıntının, anlından akan terin ile hesabını verebilmenin yolculuğudur bu.
Lakin bundan da öte, denize sevdalığın öyküsüdür bu.
Yaşam ile ölüm arası kalanların.
Nefes ile nefessizlik arası boğuşanların.
Göğüs kafesinde darlık çekenlerin, fakat kimi zaman kalbinin varlığından şüpheye düşenlerin.
Dönüyorum şimdi bir kaç satır öncesine.
İz dedim.
Mühür dedim.
Olur da dönmek nasip olmazsa her çabaya rağmen, her seher vakti girmeden koyuldukları yola bırakılan o mührün anlatısı bu. Mühür bıraktım ey yaren, önce O’na sonra denize bedenimi emanet ederken.
Ruhum?
O’ndan sonra, kal-u beladan beridir senin.
Hep senin.
Ve hep benim.
Şimdi vakit gece. Dipsiz kuyu artık deniz. Denizde bir gemi, bir de Allah’ın kulu Süleyman. Ha! Bir de kaptan, baş kaptan. Gelmiş geçirmiş, hala hayat da kalan o kaptanlardan. Ne çok şey görmüş, kaç kez ölüme gülümsemiş de dönmüş vesselam. Ve yine kaç kez kendini şu yosun kokulu sulara bırakmış, hiç yılmadan?
Ve hala gece. Biraz değişik bugün şu zifir gökyüzü. Can vermek değil de, can almak sanki niyeti. Oysa ki ilk azabı değildir sevdiği denizin. Ama bu başka sanki. Ey insan, çok çaldın diyerek kin tutar gibi. Lakin, bildiğimiz şu ak deniz, kin tutar mı ki.
Lâ!
Hamuru rahmet ile yoğurulmuş, değil mi ki ateşi içinde barındırsa da, serinletir tüm bedenleri. O vakit, bu vakit başkadır niyeti.
Gece bitmemiştir. Fakat fırtına çıkalı, delice gücüne güç katalı ve denizle raks edeli, epey olmuştur. O da bitmemiştir. Aksine. Bir asilik var şu alemde. Bir gemi. Bir Süleyman bir de kaptan. Hala yoktur Allah’ın başka bir kulu. Ne yapsalar nafile, beşik gibi sallanır gemi. Klasik hikaye. Bilirsiniz.
Artık ölüme yolculuktan öte, hazırlık başlar. Azrail’in nefesi, ensededir sanki. Kaldı mı helalleşmediğim biri?
Âh yaren; ne olur O’ndan sonra af et beni, diye yankı bulur deniz. Süleyman çöker diz üstü. Kaptan bağırır, silkelen Süleyman, uzundur daha yol. Görmüş geçirmiş kaptandır ya hani, aslen inanmayın onunda umudu tükenmiştir. Süleyman diye bağırır tekrar var gücü ile, çık şu sığınak diye bildiğimiz geminin tepesine ve söyle gördüğün tüm nokta dolu ışıkları. Aciz kul Süleyman, koşar işte. Umut fakirin ekmeği ya. Yalan! Umut, en güzeli yar bilenlerindir. Umut inanmayı bilenlerindir. Bir an bir baykuş düşer güverteye. Şimdi bir Süleyman, bir kaptan birde, baykuş savrulur ölüm döşeğinde. Duraksar balıkçı Süleyman. Tepelerde ne ışık vardır, ne de umut. Kaptan başını eğer ama eğik değildir son umudu. Kaptan Süleyman’a bakar.
Süleyman kaptana. Duaya durulur. Kalben. Bu inancın ve hissin en yoğun halidir. Şimdi gemide, bir Süleyman, bir kaptan, birde dualar savrulur. Baykuşu hatırlar balıkçı. Döner ona zar zor adımlarla. Alır, saklar onu kapısı yok sayılacak, fakat şu geminin en emin beldesine. “O ki ben sığamıyor şu beldeye, en azından”, geçirir yüreğinden, “en azından sen kurtul”, diye dua eder birde baykuşa. Kaptan tekrar Süleyman diye bağırır. Bu Kaptanın son sesidir, çünkü güçten düşer gibidir. Çık Süleyman, bak göklere, yok mu bir ışık diye. Balıkçıya bir emirdir. Koşmak istese de, koşulmaz artık bu gemide. Ama bir yolunu bulur. Nefesi kesilir. Ne ara kaptanın yanına varmıştır bilinmez ama heyecanla, bir ışık bilemedin, bir yıldız var, diye sessi duyulur. Süleyman aciz kul. Bilmez nedir bu. Kaptanın gözleri artık konuşur, kurtulduk Süleyman! Az daha sabır. Balıkçı anlamaz. Sukuta durur. Selamet ışığı, selamete ereceğiz bi’iznillah, diye devam eder. Sana selamet ışığı sunulmuş ey kutlu kul. Anlamaz hala. Çünkü hala Azrail’in nefesi ve yarenin düşüncesi aklını kavurur. Süleyman yaşam ile deniz arası, denize manilere durur. Gidecekse eğer, şu alem duysun son kez Süleyman kulun içindekileri. Olmadı destan destan denizler anlatır durur. Ve eğer kurtulursa, bizzat kendi söyler yarine, diyerek karara durur. Gece hafifler, sabaha az vardır daha lakin fırtına kesilir, denizler insaf eder. Gemi yara bere demir atar limana. Şükür secdesine erecek gibi olur ki, baykuş düşer aklına. Son kez koşar şu çetrefil dolu, yaşam ile ölüm arası günde Süleyman. Baykuşun kapısını aralar. Ya aklını yitirmiştir denizde, yada kuş yitip gitmiştir. Lâ! Ne kuş yitip gitmiştir nede Süleyman’ın aklı. Aksine! Süleyman’ın aklı yerli yerinde, düşünmeye durur. Bir daha düşünür. Rüya mı görmüştür, yoka bir rüyanın içine mi düşmüştür?
Lâ!
İşte lâ!
Dokunmuştur Süleyman’ın el çizgileri kuşa bir kere ve saklamıştır. Sıcaklığı hala ellerinde durur. O vakit rüya değildir. Bir gece vakti ne işi vardır ki deli denizlerde bir kuşun. Akıl karı değil, değil mi? İşte bu, O selametin sebebidir. Süleyman anlar, bir kuş hediye nefeslerin ta kendisidir.
Gözü gönlü yaş dolu. Hamd dolu. Öper toprağı şu balıkçı. Koşar, yareni bulur. Ve Süleyman yine kendini denize savurur.
Dedim ya, bir selamet hikayesi bu. İnancı hariç hiçbir şeye sahip olmayanların.
Ve asıl hikmet-i selamet, bilirsiniz inancı olanlarda bulunur.
Çünkü her şeyi vardır, sadece inancı kalanların.
Bu balıkçı Süleyman’ın selameti.
Fakat en çok Yaren, O’na umut bağlayanların hikayesi.
Dua:
O vakit, Ya Rabbi!
Bizi sana olan güvencemiz, sevgimiz ve inancımız ile, ne olur sınama!

Yazan: Ayşe Ünlü

Paylaş
Önceki İçerikYETER!
Sonraki İçerikTERKEDİLMİŞ BAVUL

Yorum Yap