ŞİİRDEN ÖLEN ŞAİR: EDİP CANSEVER

0
238
Türk şair Edip Cansever. (1928-1986)

Babam Kur’an’ın arkasına yazmış doğduğum tarihi. Sonra da nüfusa kaydettirmiş. Pek sevinmiş erkek olmama. Benden önce iki kız, benden sonra bir kız, böylece dört kardeş oluvermişiz” diyerek kendini ilk kez bu satırlarla anlatmaya başlamış Edip Cansever. Ölümünün fazla şiirlerden olduğu söylense de, şiirleri günümüze kadar bir çok yaraya merhem olmuştur…

Beyazıt’ta, ahşap evlerin bulunduğu bir mahallede, 1928 yılının sıcak bir ağustos gününde hayata merhaba der Edip. Tüccar bir baba, az kitap olan bir ev çok küçük yaşta yazılmaya başlanan şiirler, bir çocuk dergisinde çıkan ilk şiir, komşusu Nigar Hanım’ın kardeşi Ahmet Hamdi Tanpınar’a ilk şiirlerini gösterişi, Tanpınar’ın ”Hiçbiri şiir değil!” deyişi ve bu serüvenin sonunda pişman olduğu, yakasını kurtaramadığını söylediği bu kitaptaki şiirler Necatigil’in de belirttiği gibi, ”varlıklı bir gencin büyük bir şehirde neşeli avareliğini” dile getirmektedir. Ne güzel de özetlemiş Necatigil. Aslında Edip Cansever’in hayatını da özetlemiş.

Elitizm ve bohemlik arasında gidip gelen şiirleri Anadolu’yu bilmeyişinden midir yoksa bahsetmek istemeyişinden midir nedir, hep halka daha uzak kalan şair olarak yorumlanmıştır. Oysa daha lisede yaptığı toplumculuk tartışmaları, şiirlerinde halkın ta kendisi olan Ahmet abi, Tamirci Yorgo, cenaze kaldırıcı Adem, Ruhi Bey’in sızlanmaları. Hepsi ayrı ayrı içimizden biri olmuştur. İlk kez sesini bu denli yükselttiği şiiri ”Eylül’ün Sesi” ile askeri cuntaya tepkisini koymuştur. Yine de ülkesiyle ilgili kendisi hep çekip gitmek ya da kalınca ne yapacağım düşünceleri arasında kalmıştır.

Şiir dışındaki işim, yıllarca önce insanların güzel diye yaptıklarını, o güzellik karşısında şaşıran, gülen, sevinen insanlara satıyorum” diye anlattığı Kapalıçarşı’da babasının yanında çalışarak başladığı işini otuz yıl boyunca yapsa da hiç sevmemiştir. Onun için orası hep ”Sınıf ayrımının en belirgin, en somut olarak görülebildiği küçük ülke” olarak kalmıştır. Bu yüzden de hayatının dönüm noktasını 1954 yılında çıkan büyük Kapalıçarşı yangını olarak nitelendirir.

Cemal Süreya’nın kendi tabiriyle çocuk küsüşmelerinin ortağı olan Edip Cansever’le şiir yaratıyordu bu yakınlığı. ”Şimdilerde daha çok seviyorum Edip’i. En beğendiğim yanı dedikodu yapmayışıdır. Bir de, elbet, hepimizden daha fazla şiir tutkunu oluşu.” diye anlatıyordu Cemal Süreya, yazarı. Bir diğer dostu Turgut Uyar’ın cenazesine gittiğindeyse bir o kadar büyük bir yıkım yaşamıştır. Uyar’ın oğlu, o günü, Edip amcayı hiç unutmuyorum diye anlatır. Öyle bir dalmıştı ki onunla konuştuğumda bana ‘Ben şimdi kendi cenazemi seyrediyorum.‘ demişti.

Herkes onun bütün aşk şiirlerini Tomris Uyar için yazıldı olarak bilse de ”Sevda ile Sevgi” kitabını onun için adadığı, henüz on dokuz yaşındayken evlendiği eşi Mefharet Cansever, onun hayat arkadaşı olmuştur. Yalnızlık şairi olarak anılsa da dostlarını onunla birlikte çoğaltmıştır. Mefharet Cansever, evlerindeki o uzun masayı hep keyifle andığını söylerdi.

Şiirlerini kahve molası verdiğinde hep ilk ona okuturdu yazar. Aynı zamanda üç evlat veren kadındı o. Çok genç bir baba olduğu için çocuklarıyla da ilişkisi arkadaş gibiydi. Onlarla felsefe, sanat, edebiyat her türlü konu hakkında konuşur yol gösterirdi. İkinci Yeni’nin en önemli isimlerinden olan Edip Cansever yazın hayatında bir dönem onlardan uzaklaşsa da anlamsızlığa savrulmadı. Anlaşılması güç, yine de anlamdan ayrılmayan bir şiir dünyası yarattı kendisine.

Yeşil ipek gömleğinin yakası / Büyük zamana düşer. Her şeyin fazlası zararlıdır ya, / Fazla şiirden öldü Edip Cansever.” dizeleriyle arkadaşına veda eden Cemal Süreya onun edebiyatını en iyi anlatan kişi. Bitmeyen şiir tutkusu onun şiirlerinin sayısının fazlalığından değil, her bir şiirinin içindeki anlam fazlalığındandı. Edip Cansever’i sadece bir şair yapan da buydu.

Kimse onu üstad olarak anmadı. Öyle de olması gerekiyordu zaten. Çünkü onun şiiri ne kadar az düşünürsen seni o kadar kendine çekerdi ve senin olurdu. Her okuduğunda eskiden tanıdığın birine rastlaşır gibi olurdun. Bu dünyayı geçici bir yer, belki de bir bekleme salonu olarak görürdü, ondan dolayı şiirlerinde otellerden bu kadar çok bahsederdi.

Deniz aşkı, bahara, yaza olan sevgisi, onu Edip Cansever yapan temel şeylerdendi. Öyle değer verirdi ki yazmaya çalışmaya başlamadan önce tertemiz giyinir, masaya öyle otururdu. Şiirle doğdu, şiirle yaşadı. Hep yaşamak istediği Bodrum’a hayatının son bir ayında yerleşip beyin kanaması geçirince tedavi için götürüldüğü İstanbul’da, 28 Mayıs 1986’da sessizce aramızdan ayrıldı.

Hep yalnızlığın, kalanların şairi olarak anılsa da onun hayat sevinci, en çok da şiire olan aşkı, tutkusu, hem edebiyat yazınına hem de hepimize kalan en büyük şey. Bazı insanlar ölse de hayata bıraktıkları izler kalır. İyi ki edebiyatımıza senin gibi özel bir ruh değmiş Edip Cansever!

Edip Cansever’in kendi sesinden şiiri için TIKLAYINIZ

Hazırlayan: Başak Yirmibeşoğlu
Düzenleyen: Furkan Tutar
Kaynak: DAĞARCIK, BİYOGRAFYA, İLK NUSHA, TEKİN DENİZ

Yorum Yap